NASIL BILIRDINIZ?

 

 

Doğu Perinçek :

 

Nedense elini her attığını kurutan, ne Rusya’ya nede Çin’e yaranabilen sonunda PKK’nın legal partisi olma çalışmalarını da elineyüzüne bulaştıran, hemen hemen tüm sol gruplarca “CIA” ajanı olmakla suçlanan, kendini sol adına tarihi bir misyonla görevli hissedip kendisine karşı gelenleri rahatlıkla “polis, MİT” olmakla suçlayabilen islama iftira edenleri korumak gibi özel bir misyonu olan bu şahıs “dolar yasaklansın” diye kampanya yaptığı sıralarda ABD malı bir araba ile dolaşmakta idi. Kesin olan bir şey varsa o da onun her zaman istihbaratla ve İslam düşmanları ile hep iyi olduğudur.Nedense bu din düşmanı adam kendisine verilen yeni görev gereği AB karşıtı tüm parti ,dernekleri bir arada siyasi,dini görüşlerine bakmadan birleşmeye çağırmaya başladı…takip ediyoruz!Daha da ilginci artık Ülkücülerle elele ” kızıl elma ” peşine düşmüş olması…Takibe devam !


 
İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, bir zamanlar her türlü faili meçhulün sorumlusu olarak gösterilen İran’a artık toz kondurmuyor.Perinçek’in İran hakkındaki görüşleri Beşiktaş Elif Düğün Salonu’nda katıldığı panelde tartışmaya yol açtı. “Atatürk devrimlerini koruyabilmek için İran’a ihtiyacımız var. İran düşmanıysanız Atatürkçü olamazsınız.” diyen Perinçek, katılımcıların “Bugüne kadar boşuna mı ‘Mollalar İran’a diye bağırdık.” tepkisiyle karşılaştı. (29.11.2006)
 Ve beklenen son: Perinçek parti tüzüğünden Mao adını da çıkardı…Neye sadık kaldı kı …!?Daha önce Kıprıs’taki Türk askerine işgal gücü derken şimdi de Denktaş ile kolkola ulusalcılık oynuyor….Bakalım O’nu ne zaman satacak ! (22.8.2006)
    İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, “Türk devrimini kabul eden milliyetçi ve halkçıların da İşçi Partisi çatısı altına girdiğini” söyledi. Kurmaylarıyla Sabah gazetesini ziyaret eden Perinçek, Türkiye’nin öncelikle probleminin artık laiklik değil, bağımsızlık olduğunu, bu süreçte İP’in yelpazesinin de değişip genişlediğini savundu (Sabah : 09.09.06)  ASLINDA BU BİLE TEK BAŞINA ” LAİKLİK ” DİYE YAPILANLARIN BU ÜLKENİN  BAĞIMSIZLIĞINI  TEHLİKEYE DÜŞÜRMÜŞ OLDUĞU ” ANLAMINA GELMEZ Mİ !?
En büyük dinsizlik destekçisi – Biri öldü,diğerini  de nasılsa Cumhuriyet kaptı.!- Perinçek,“Ben değişmedim. 40 yıldır Hz. Muhammed’in devrimci olduğunu savunuyor ve namaz kılıyorum” dedi. İP’in hızla büyüdüğünü kaydeden Perinçek, “Hz. Muhammed yıllardır sadece peygamber yönüyle tanıtıldı.Biz onun devrimci yönünü de ortaya çıkartıyoruz.O putları yıktı,İşçi Partisi’de çağımızın putlarını yıkacak ”diye konuştu
(Yeni Şafak01.09.06)

       ipbayrak              per3                     th

 

…………bi öyle                                                                  bi böyle

 

1-

ga-8temmuz1979_1792

 

1990 sonra Perinçek seçim propagandası için Demirel’e çıktığı bir televizyon konuşmasında Güneydoğu bölgesi için KÜRDİSTAN adını kullanır.
“Kürt sorununa çözüm demokratik, federal, emekçi cumhuriyetidir. (Doğu Perinçek, 2000’e Doğru Dergisi, 15 Eylül 1991)
    Terörist Abdullah Öcalan’ın DGM savcıları tarafından İmralı Cezaevi’nde alınan ifadelerinden “Doğu Perinçek bana ‘siz bu şekilde muvaffak olamazsınız, benim siyasi yapılanmam içinde yer almanız daha doğru olur’ şeklinde telkinlerde bulunuyordu.”
Olağanüstü hal ile ilgili Perinçek’ın 2000’e, doğru dergisinde olağan üstü hal valisi  Sayın Ahmet Okçuoğlu  için şu başlığı kullanır” Hoş geldiniz Sömürge Valisi”
. “Gerilla barınmasın diye Ordu orman yakıyor”, “Kürdün ateşle imtihanı”, “Şeytan üçgeninde Kürtler”, “Kürt milli ordusu kuruluyor” “Karar Kürt halkının: Referandum”… vs. gibi haberlerle bir zamanlar  yayın organları PKK’nın propanganda aracına dönüşmüştü…

 

 

perin-01 perin-07214_subat

Gazeteci kimlik le öyle mi..Hadi canım ..şu gülüşlere ,samimiyete bak..!

 Bu gün ” Kürt sorunu diye bir sorun yoktur …dış güçler ülkeyi
parçalamak  için Kürt, Alevi ve Ermeni sorununu icat ediyorlar.” diyor…Devam
 2000’e Doğru Dergisi’nden;
-Türk askerleri Cudi de kimyasal silah kullanıyor (23.Temmuz 1989)
-PKK ordulaşıyor: Doktor Baran, komando taburuna meydan okuyor: “Gelin buradayız” diyor. Karakol komutanı erzaklarını PKK ile paylaşıyor.(6 Ağustos 1989)
-“Dağlarda Gerilla barınmayasın” diye Ordu, orman yakıyor (3 Eylül 1989)
-Öldürülen PKK gerillaları efsaneleşiyor, kimse öldüklerine inanmıyor. ( 24 Eylül 1989)
-PKK kamp komutanları anlatıyor: Hedefimiz çocuklar değil (3 Aralık 1989)
-Nusaybin’de Kürt intifadası ( 18 Mart 1990)
-Gerillalar Onbaşı’yı dağa kaldırdı (1 Nisan 1990)
-Hakkari’nin küçük generalleri ( 21 Mayıs 1990)
Bu haberlerin yanı sıra 2000’e Doğru’da, Abdullah Öcalan tıpkı Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafına benzetilerek dağda çekilmiş fotoğrafına yer verildi.(22 Ekim 1989)
Ayrıca bugün medyanın gündeminde olan PKK’lı Yücel Halis cezaevinde olduğu 1991 yılında, 2000’e Doğru aracılığıyla dağdaki teröristlere mesajlar gönderdi. ( 1 Eylül 1991)
Uzatmayalım bu durum 20 Ekim 1991 seçimleri öncesine kadar devam etti.Dergi o dönem Kürtlerin partisi HEP ile ittifak yapabilmek için kolları sıvadı ve haber yapmaya başladı:
-Taban birlik istiyor (25 Ağustos 1991) vs.
Ama Sosyalist Parti HEP ile ittifak yapmadı.HEP, SHP ile ittifak yaptı.Ve bundan sonra 2000’e Doğru da HEP’i hedef alan haberler yapmaya başladı. HEP yöneticileri acımasızca yerden yere vuruldu.SP seçimlerden umduğunu bulamadı; binde 3 oy aldı.Bundan sonraki dönem soğuklukla geçti. 2000’e Doğru dergisi artık Öcalan’ın “objektif ajan” iddiasıyla öldürdüğü PKK’lıları yavaş yavaş haber yapmaya başladı. (10 Kasım 1991) 15 Aralık 1992’de PKK’nın yayın organı Berxweden de, Doğu Perinçek ve Aydınlıkçıları hedef alan bir makale çıktı. Ve yollar ayrıldı.YANİ:Doğu Perinçek’in sağcı olduğunu vurgulamamızın nedeni, ideolojiyi değil siyaseti merkeze alan bir politikacı olduğu içindir.Bizim isteğimiz, Perinçek’in dün söylediği ve yazdığını bugün hemen değiştirmesindeki kurnazlığının sebebini anlamaktır. (Örneğin; Kıbrıs meselesi, İttihat Terakki’ye bakış, 12 Eylül’ü ele alış, sola bakış, Eşref Bitlis vs) Yukarıda yazdığımız gibi Perinçek dün PKK’nın psikolojik harp merkezi gibi çalışmıştır.Bugün ise “PKK’yı MİT kurdu” demektedir.

 

 

2- 1976 yılında yayımlanan “Kıbrıs Meselesi” adlı eserinden: “Türkiye’nin Kıbrıs’ı işgalinden sonra halkların birbirine kırdırılması, görülmedik bir noktaya ulaşmıştır..(sayfa:32)Kıbrıs topraklarının neredeyse yarıya yakını Türkiye’nin işgalialtındadır… Türkiye hükümeti Kıbrıs’ı işgal ettikten sonra ülkenin bağımsızlığa kavuşmasının önündeki esas engel haline gelmiştir.” (sayfa 33-34)Rumların terk ettiği mallara, Faşist Denktaşyönetimi tarafından el konulmasını sağlayacaktır…(sayfa 65) “..Rauf Denktaş gibi emperyalist işbirlikçisi faşistlerin baskısı altındaki Kıbrıs’ın emekçileri üzerindeki baskısı devam etmektedir.” (sayfa 66)

prck11

 

2perdenk11

Sonra her yerde Denktaş ile…!

 

3- Arabası  ABD malı !

Oğlu – Mehmet’i -1996’ta American Field Service (AFS) – Soros’un Vakfı ! – bursu ile okutur

perin-24

 Perinçek Amerikan aleyhtarı gözükürler ama;
Sabahattin Savaşman’a (MİT İstihbarat Dairesi eski Başkan Yardımcısı idi, 1977 yılında  CIA ve İngiliz Gizli Servisi’ne bilgi satarken yakalandı. Yaptığının MİT tarafından rutin olarak yapılan kardeş servislere bilgi aktarımı olduğunu söyledi. 17 yıl hapse mahkum olan Savaşman 1984 yılında hapisten çıktı ve 1994’de öldü) ve Turan Çağlar’a (
ABD’li diplomat William Philips’e güncel haberleri değerlendirme notları verirken suç üstü tutuklanır, Çağlar Kıbrıs’taki askeri yerleşimler dâhil gizli bilgilerimizi veriyordu ve karşılığında ABD’lilerden her ay  500 dolar alıyordu. “Casus değil, Amerikan sempatizanıyım, fakat bu husus hiçbir zaman memleket sevgisi üzerine çıkamaz, çıkmamıştır.” diye kendini savunur, bir taraftan CIA’ya çalışırken, diğer taraftdan da Aydınlık gazetesine MİT’i, Genelkurmay’ı jurnaller, 15 yıla kadar kadar hapsi istenen Turan Çağlar tutuklu bulunduğu Mamak Askeri Cezaevi’nde,  29 Temmuz 1983 tarihinde vefat eder ) sahip çıkar, onları savunur.
    Tarih: 26 Aralık 1996. Yer: TBMM,  Meclis Susurluk Komisyonu. İfade veren 33 yıllık MİT’çi Mehmet Eymür: “Doğu Perinçek, tabii o belki bizim de ayıbımız bugüne kadar kimliğini çözememiş olmak, bir doğrunun etrafına yirmi tane de yalan ekleyip bir nevi provokatörlük, yani bizim istihbarat dilinde fabrikatörlük dediğimiz yalan haber yayan bir kişi. Maalesef yasal şeyden hep de kurtulmuştur ve bugüne kadar gelmiştir… Gördüğüm kadarıyla, bütün Türkiye’yi karıştıracak konular özel olarak hep Perinçek kanalıyla çıkmış ve onun tarafından da hep körüklenerek büyütülmüştür… Nereden besleniyor onu da iyi bulmak lazım Perinçek’in; bir yerlerden beslendiği muhakkak…”
   Tarih: 2 Mart 1997. Yer: Dolmabahçe Sarayı, Meclis Susurluk Komisyonu. İfade veren: 22 yıllık MİT görevlisi Metin Günyol:  “Turan Çağlar, bizi Doğu Perinçek denilen o sefile sattı. Aydınlık’a sattı bizi. Aydınlık da bizden tam altı arkadaşın resmini yayınladı… Bunların adreslerini ele geçirdi Emekli Sandığı’ndan ve bunların resimlerini, adreslerini vererek sattı. Dört ay içinde altı arkadaşımız öldürüldü. Bu sefil köpekle çalıştı o Turan Çağlar denen albay. Size çok önemli bir sır ifade ediliyor şu anda…”
CIA’nın yalan ve manipüle haberlerini yapıp toplumu yönlendiren görevliye “Fabrikatör” denilmektedir.Doğu Prinçek’in istihbarat dünyasındaki adı “Fabrikatör” dür. Ergenekon iddianamesinde de Ergenekon şemasının “Fabrikatör” bölümünde Doğu Perinçek’in adı geçer.

abd-perincekkk43782457

 

 

4-  “İttihatçı komprodorlar, milli azınlıklar üzerinde de baskı ve katliam politikası uyguladı. Doğuda yüz binlerce Ermeni’yi katletti. Geri kalanlarını da yurtlarından sürdü. Arap ve Kürt milliyetçilerine çeşitli baskılar uyguladı. (TİİKP Savunma sf.154)

Şimdi ” Talat Paşa Komiteleri ” kurar, Ermeni iddialarına karşı mücadele eder!

 

 

5- BİR ZAMANLAR İSLAM DÜŞMANLARININ    BİRİCİK KORUYUCUSU VE SIĞINAĞI OLAN DOĞU  PERİNCEK

  1997’de 28 Şubat süreci: “Tanklar hipodromda resmi geçit yapılsın diye mi satın alınıyor zannediyorsunuz?” diyen Perinçek;

          Perinçek Müslümanım diyemedi
(Tempo Dergisi 07.09.2006)
 “..Peki Müslüman mısınız? Bunlar provokasyon sorularıdır. Ben Müslüman olan Türk milletinin bir ferdiyim. Türk milleti Müslüman”dır ve ben de onun bir üyesiyim. Dolayısıyla Müslüman olmuyor musunuz? Bakın bunlar tamamen kışkırtıcı sorular. Politikacıların önüne hep dini istismar etmek, bu yoldan milleti aldatmak yolları açılmıştır. Bu sorular hep bunu kışkırtan sorulardır. Beni ülkede laiklik ve Atatürk devrimi için uzun yıllar mücadele eden bir insan olarak böyle tongaya düşürmek oralarda bir takım profiller çizmek falan… Ben bu tuzaklara düşmem. Onu söyleyeyim.. Hz. Muhammed”i “Benim peygamberimdir ve kutsal kitabımızda işaret edilen elçidir” inancıyla mı seviyorsunuz. Bakın ben bir bilimsel sosyalistim. Her şeye tarihsel bakarım…”

tdkitapl5islam_siddetb12

aydinlikkapak2006 kapak1000

karanliklerprnsss54654 nasil3246564575686

 

Şimdi AMGT’ından bile medet umar hale gelen eyy Perinçek…! Sen istediğin kadar “matematiksel hesap” yap – O ve çevresi ne demek istediğimizi bilir! – Sende bu geçmiş, bizde bu tattırdıkların (…) varken… Durum hayli ümitsiz…!!!

perbilgibi4

per4hyd

aydinlik_090916

perincek-turk23546474457

 

 

 

BAŞ İSLAM DÜŞMANININ HZ MUHAMMED SEVGİSİ (!) KİM İNANIR, KADİR BİLE İNANMAZ!

perincek-donek241352346547

 

Ulan Allah’sız, bu lafı söylediğin dakkada hala Allah’sızlık , İslam düşmanı probaganda yapan kiştapları satıyor yayınevin; Münafık!

bioylebi-2013-04-03_1364965071_aydinlik

perincek-kim-musluman345

Perinçek ( Her zamanki gibi ) yine  yakalandı

4326544765865

Konu, ‘darbecilerin ordudan ayıklanıp DGM’de yargılanması’. Bu talebi dile getirenler ise bugün Silivri’de darbe ve darbecileri savunmakla meşhur Aydınlıkçılar, yani Doğu Perinçek ekibi. Terörle mücadelede sivil otoritenin ipin ucunu kaçırarak ordunun inisiyatifi ele geçirmesine neden olduğunu, bu sebeple de bazı generallerin darbe hevesine kapıldığını savunmuştu. Konu, ‘darbecilerin ordudan ayıklanıp DGM’de yargılanması’. Bu talebi dile getirenler ise bugün Silivri’de darbe ve darbecileri savunmakla meşhur Aydınlıkçılar, yani Doğu Perinçek ekibi.

20130422235423_7378320130422235452_93107 20130422235441_70826

 

bugun_201113   tayyipin-akil-hocasi-perincek2

 

457458568568

aydinlik_050315

per568568568

 

 

11890966_560389850785802_442

11899836_8657452

12187727_9845868

34637457

57468748

 


10 nisan 1992 tarihli cumhuriyet gazetesinin 3. sayfasından

 

568465969

7374568648

ata426277

turk4755

turk-11222360_5400862n

turk12004935_95994_n

perincek-donek241352346547

 

KARANLIK!

tanrisizler5346   12013-08-03

457457536835w8

 

 

Deniz Gezmiş:
1- Gençliğin verdiği heyecanla ve sonunu düşünmeden yaptığı atılımla sol hareketi hedefine ulaştırmak yerine yaptığı illegal eylemlerle derin güçlerin ekmeğine yağ sürüp bir cephe kurmuş, ama birkaç gencin ölümüne neden olmaktan ileri gidememiş, yakalanacağını anlayınca etrafına rastgele ateş etmiş, büyük elçilik koruması N. Selçuk ve V.Çınar’ı silah ile yaralamış, Gemerek’te bir polisi (S.Metin) yine silah ile yaralamış, ABD’li erleri evlerinden kaçırmış- tek iyi ve kansız eylemi….-, Yusuf Küpeli’nin birlikte eylem teklifini reddecek kadar oportünist ve BEN’ci, emek iş bankasını soyan bir soyguncu, “GÖSTERİCİ” (Ünlü solcu Yalçın Küçük’e ait bir ifade) yaptığı yoldaşlarınca da eleştirilen ( Mustafa Yalçıner: “Pratikte halktan kopuk, maceracı bir çizgi “, Yusuf Küpeli, Osman Saffet Arolat, Doğu Perinçek:” Maceracı”, Yalçın Küçük: “Ütopyacı…” ), hakimin ne iş yaparsın sorusuna: Devrimciyim (yani işi, sayesinde ekmek kazandığı mesleği devrimcilik olan ) yaptığı eylemlerle sol hareketi sekteye uğratan, bölen bu şahıs yolunda gittiği CHE gibi genç yaşta hayatını , bilmeden sekteye uğrattığı davası yolunda feda etmiş , idamından önce dini telkini reddedip , gözlerini bu dünyaya kapatmıştır.Deniz Gezmiş’in yaptığı illegal eylemler derin devlet tarafından kullanılıp , sol harekete baskı unsuru olarak kullanılmış, dolayısı ile sol harekete en büyük zararı da o vermiştir !Aslında bunu bizzat Deniz’de farketmiştir.İşte babasına yazdığı son mektup: “…kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki, bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir, …”Kendisi de farketmiştir yolunun yanlışlığını ama geç kalmıştır…Yazık !
2- Gazeteci Ahmet Kahraman: ” Eski generallerden Cemal Madanoğlu’nun başını çektiği, İlhan Selçuk ve Doğan Avcıoğlu gibi isimlerin de yer aldığı bir darbeci cunta, darbeye plan  hazırlıyorlardı. Bunlar, yayın organları ve basındaki uzantıları aracılığıyla her gün ‘devrim şafağının yakın olduğunu’ işliyor, üniversite gençliğini provoke ediyorlardı. Zaten baskı çemberinde olan gençler, bunlara inanıyorlardı; biraz da bu yüzden korkusuz ve ataktılar. 12 Mart darbesinden sonra tek tek tutuklandılar, birkaç yıl sonra da salıverildiler. Ama tek başına kalan gençler asıldılar, işkence gördüler, kurşunlanıp öldürüldüler. Bunların sorumlusu, kurşunlayanlardan çok, ‘devrim’ adına gençleri yollara, sokaklara dökenlerdi.”
Darbeden 24 saat önce yurt dışına uçan İrfan Solmazer’in şu sözü ne anlama çekilmeli: “Siz Sarp Kuray’ı, Deniz Gezmiş’i ihmal ediyorsunuz. Hiç temas kurmuyorsunuz. Ama ben onlara İstanbul’da, Ankara’da mısır patlatır gibi bomba patlattırıyorum.”
Deniz Gezmiş 1969 yılında El Fetih gerilla kamplarına gider. Burada adam öldürme, yaralama, sabotaj, suikast, bomba yapımı gibi korkunç şeyler öğretiliyordu. Deniz  Filistin’de eğitim görüp Türkiye’ye gelmişler ve bugün PKK’nın yaptığı gibi kanlı terör faaliyetleri yürütmek istemişlerdir. Deniz Gezmiş Filistin’den Türkiye’ye döndükten sonra ODTÜ’yü kendisine üs olarak seçmiş ve diğer terörist arkadaşlarıyla burada kandırdıkları gençlere terör dersi vermiştir. Hem teorik hem de pratik eğitim alan Deniz Gezmiş gerilla kamplarında öğrendiği adam öldürme, sabotaj, suikast ve diğer terör çeşitlerini ODTÜ arazisi içinde arkadaşlarına da öğretmiştir. THKO kurulur…Deniz Gezmiş hırsızlık yapar, bankalar soyar,  olaylarından elde edilecek paralar Nurhak dağları başta olmak üzere kırsaldaki eşkıyaya gönderilecektir. Deniz’in en takdir edilen özellikleri emperyalizme karşı olmalarıdır. ABD emperyalizmine düşman ancak Marksizm-Leninizm, Sosyalizm ve Komünizme (Rus ve Çin emperyalizmine) dost olmak, emperyalizme düşman olmak anlamına gelmez. Deniz Gezmiş lise yıllarından sonra bir an bile olsun ağzından düşürmediği “kahrolsun ABD emperyalizmi sloganını Ne ABD, ne Rusya, ne Çin, her şey  Türkiye için sloganı ile taçlandırılabilirdi. Fakat bunu yapmayarak Yaşasın Marksizm-Leninizm, yaşasın Türk ve Kürt halklarının kardeşliği…” diyerek son nefeslerini verdiler. SSCB’nin emperyalist sömürüsü altındaki – Hadi diğer ülkeleri geçtik!- Azerbaycan, Kırım, Kazak, Kırgız, Özbek ve tüm Asya Türkleri ile Irak ve Suriye gibi güdümlü ülkelerdeki Türk varlığı ve Çinlerin – Yine diğer halkları hadi geçtik!-  Uygur Türkleri’ni hiç deniz görmez !
“Ulaştırma bakanı Seyfi Öztürk İ.Ü. Fen Fakültesinde bir konuşma yaparken Deniz Gezmiş ve arkadaşları tarafından yuhalanır ve hakaret edilir. Olaymahkemeye intikal eder. Ancak beraat ederler. İ.Ü.Hukuk Fakültesi Dekanı Orhan Aldıkaçtı’ya makamında tabanca çeken Deniz Gezmiş polisler tarafından suçüstü yakalanmasına rağmen mahkemede beraat ettirilir. Deniz, Yıldız’da dürbünlü tüfekle yakalanır ama suçtan da ceza almadan kurtuldu. Ankara’daÖDTÜ’de karargâh kurdu. Rektör Erdal ile senli benli arkadaş oldu… Ayrıca Deniz, TİKKO’nun kurucusu İbrahim Kaypakkaya’yı Sağmacılar Cezaevinde iken yumruklar, Perinçek grubunun dergisi PDA’nın İstanbul bürosunu basıp dağıtır.
Deniz önce derin sistemce korundu, şişirildi, kullanıldı sonra da bizzat Deniz Gezmiş’in avukatı Mükerrem Erdoğan’ın: “ Ayakları yere değen Deniz Gezmiş tam 25 dakikada can verdi” şeklindeki ifadesi ile , acı şekilde can verdi ve dinsiz olarak bu dünyayı terketti!
Abdullah Öçalan ile Deniz Gezmiş arasındaki fark, Öçalan başardı, kurtuluş ordusu kurdu, 30.000 cana kıydı, Deniz başaramadan canından oldu! Yoksa ikisi de marxist, devrimci, silahlı cephe kurup silahla hedefe ulaşma. Tezleri ile aynı paralel yolda ilerliyorlardı…! Asılırken söylediği son sözlerine bakalım: “YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZMİN YÜCE İDEOLOJİSİ, YAŞASIN TÜRK VE KÜRT HALKLARININ BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ”
30 Ekim 1968’de Samsun’dan başlatılan “2.Milli Kurtuluş Savaşı” adlı yürüyüşte Samsun’dan Anıtkabir’e dek yürüyüş yapılacaktı… Havza’ya kadar gelmişlerdi. Ancak Havza’da dinlenmek için verdikleri molada aralarında bir tartışma çıkıyordu. Yürüyüşün geri kalan kısmında Türk bayrağı ile mi yoksa bayraksız mı devam edileceği” konusunda çıkan tartışmada antiemperyalist, Türkiye sevdalısı , Atatürkçü  Deniz Gezmiş’in dediği olmuş ve Türk bayrağı yürüyüşten çıkarılmıştı.
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, idam edilişlerinin 37. yıldönümünde Dolmabahçe’de anıldı.68′liler Birliği Vakfı ve Cumhuriyet Gazetesi okurlarından oluşan yaklaşık 100 kişilik grup Dolmabahçe meydanında toplandı. Grup, çeşitli sloganlar atarken, şarkılar söyledi. Grup adına yapılan basın açıklamasında ise “Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan, Tam bağımsız ve demokratik  bir Türkiye istiyorlardı. (06.05.2009)
Ölümü: …Taburenin çekilmesiyle Deniz boşluğa yığılmıştı. Fakat onun uzun boyunu cellat hesap edememişti. Deniz’in ayakları taburenin altındaki masaya çarptı. Hemen masayı da çektiler.Saat 01.25’i gösteriyordu.Gardiyan, imam ve sivil personel, gelenek gereği saygı duruşunu geçmişti. Avukatların yüzlerini derin bir hüzün doldurmuştu. Denizgili ölüme mahkum eden 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesinin Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi, elleri arkasında, ağzında sigara Deniz’i seyrediyordu. Ankara savcısı Fazıl Alp, Tevfik Türüng, Sami Uğur, yüksek rütbeli birçok subay, gardiyanlar, sivil görevliler, imam, avukatlar doktor infazda hazır bulunmuştu. Özellikle imamın aşın derecede duygulandığı görülüyordu. İnfaz savcısı Sami Uğur, kendince espriler yapıp yine kendi gülüyordu.Deniz’in göğsüne, karar özetini içeren bir beyaz karton astılar. On dakika kadar sonra, görevli doktor gömleğini sıyırıp nabzına baktı. Deniz’in nabzı çarpıyordu. Beklediler…On-on beş dakika sonra nabza tekrar bakıldı. Deniz’in nabzı durmamıştı. Bekliyorlardı. Deniz ipin ucunda bir dal gibi, alaca havada ağır ağır dönüyordu. Sadece başı ve postalları, uzun ince beyazlığın iki ucunda, iki gri noktaydı… Elli dakika öylece kaldı.02.15’de ipi keştiler(Darağacında 3 fidan)
Gezmiş’in celladının anılarından öğreniyoruz ki Deniz son anına dek ihtilal olacağı ümidi ile yaşamış! Cellat onu koğuşundan çıkarmaya gelince :” Hala devrim olmadı mı ?” diye ona sorar! ip boynuna geçirildiğinde:” iskemleye ben vuracağım ” dediği halde fazla zaman geçince cellat tekmeyi basar. Cellat ” ölümü de uzun sürdü” der. Evet tıpkı filmlerdeki gibi son ana dek kurtarılmayı bekledi ama ABD emperyalizmine karşı, Rus emperyalist sistemini savunup ( SSCB’nin Çekoslovakya’yı işgal etmesini bile savunacak kadar Rusçu’dur Deniz!) bu dünyadan dinsiz olarak ayrılmıştır…!
Not: Bu  eleştiriler Deniz’in asılmasını haklı gördüğümüz anlamına asla gelmemektedir, ama haksız yere asılması da onun hatalarını asla göz ardı edeceğimiz anlamına gelmemektedir. Nasıl ki Rahmetli Adnan Menderes haksız yere asıldığı halde sol kesimce hala daha acımasızca eleştirilebiliyorsa aynı mantaliteyi biz Deniz için uygulamaktayız wesselam!

DENİZ NASIL ÖLDÜ?

Ankara Belediyesi Mezarlıklar Başimamı Seyit Çiftçi, 40 yıl sonra Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ı idama nasıl hazırladığını anlattı. 88 yaşındaki Seyit Çiftçi,6 Mayıs 1972’de yaşanan idamlarla ilgili olarak : ” İdam edileceklere son vazifelerini yaptırmak üzere orada bulunduğunu aktaran Çiftçi, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın Kelime-i Şahadet getirdiklerini iddia etti. Çiftçi, ikilinin daha sonra idama gittiklerini söyledi. Deniz Gezmiş’in ise İslam dinini kastederek, “Ben öyle bir mefhumu tanımıyorum” dediğini söyleyen Seyit Hoca, “Kelime-i Şehadet getirmedi” dedi… Yusuf Aslan ile Hüseyin İnan’ın elleri çözüldü, abdest aldılar ve Kelime-i Şehadet getirerek darağacına gittiler. Deniz Gezmiş ise böyle bir şeyi kabul etmedi. Ancak onun idamı kötü şekilde oldu. Boyu uzun olduğu için ayağı takıldı ve boynu kırılmadığından yaklaşık 45 dakika orada can çekti. Sonra da hayatını kaybetti.”           06.05.2012 

benimtetoristimiyidir-1735478

DENİZ GEZMİŞ, PKK

denizgezmis-apopisligi34534etindensutunde-sinektenyag-chp-deniz345346

SİNEKTEN YAĞ ÇIKARMAK BU OLMALI!

deniz45745724572457347

 

CHE:
Çocukluğunda yakalandığı “astım” hastalığının etkisiyle “hayatım her an son bulabilir, bari dolu dolu ve sesli olsun” şeklinde özetlenebilecek yaşam felsefesini ilke edinen doktor, gezgin, komünist ve ekonomist (!), devrimci , şair ve katil, elçi, ulusal banka yöneticisi, tarım reformcusu, yazar, çapkın, komutan, gerilla… ama asla (fidel kadar bile) realist olamayan, eşi Hilda’ya evlenme teklifine: “ sen sağlıklısın, ennen baban da sağlıklı yani seninle evlenmemde bir sakınca yok” diyerek yapan (kendisi ise astım hastasıydı), “Hilda’yı kızı ile terk edip, devrimi yaptıktan sonra bir başka kadınla evlenen hemde eski eşine haber bile vermeyen, cinselliğe freud’çu bir açıdan bakıp, “hiç kimse bir erkeğin ömrünün sonuna kadar aynı kadınla yaşamak zorunda olduğunu söyleyemez. İnsan kendi kendini böyle sınırlayan tek HAYVAN’dır.” Diyen, Sancti SPİRİTUS’ta alkollu içkiyi ve piyangoyu yasaklayan (….), kendi silahı ile kendini yanağından vuran, ünlü ekonomist ve filozof BETTELHEİM’in ekonomi ile ilgili realist önerilerini hep “merkezci tutuculuğu” ile reddeden, arkadaşı Polatiki’ya “paran yoksa banka soy” diyen (bu sözünü deniz ankarada icra eder !), hamile bıraktığı ALEİDA ile istemeden evlenen , gerilla’cılığı sırasındaki sevgilisi KGB ajanı çıkan bir şahsiyet.
(Bolivya Günlüğü’nden çıkan sonuçlar 🙂 “Che” nin mücadele alanı olarak seçtiği Oriente, 1953 toprak reformundan hayli kazançlı çıkmış Bolivya’nın önemli bir tarım bölgelerinden biriydi. Ülkedeki asıl devrimci güç olan maden işçileri ise Oudorde Oldo Piaro’da toplanmışlardı. Bugün Marxistlerce “tarihi bir hata” olarak nitelendirilen Che’nin bu maden işçilerini mücadeleye sokmak yerine kır gerilla savaşına köylülerle başlamasının gerçek nedenleri ise hiç bir zaman tam olarak bilinememiştir.Yoldaşlarına göre Bolivya’daki hataları:
a) halk savaşını karikatürleştiren öncü-artçı kısır döngüsü ile, b) partisiz devrim çizgisi ile, c) üs bölgesiz gerilla eğrisi ile, d) sınıf ittifakı sınırlarını daraltarak kolu-kanadı kırılmış cephe anlayışı ile devrimci-Marksizm ile tam bir karşıtlık halindedir.Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranamadan gitti …!
Not: Che’nin emperyalizme karşı mücadelesi güzel bir davranış olarak belleklerde yer alsa da o emperyalist hayat görüşü kadar insan doğası ve haklarına aykırı bir ideolojiyi de hayata hakim kılma çabasında olduğunu asla unutmamak gerekir…Komünist Küba’nın hali ise ortada !

che7463

Daktır Che !

13_mart4-checitipcilar2

2171_s

 

Nazım Hikmet
Che karısı Hilda ve kızını yüz üstü bırakıp sevgilisi Tania ile gönül eğlendirirken, Pek bi meşhur şair Nazım Hikmet’te hapiste 10 yıl yatarken kendini bekleyen, yoksulluk, korku çeken eşi Münevver ve adına şiir yazdığı oğlu memed’i , Türkiye’den varşova’ya kaçırılmışlarken onları yüz üstü bırakıp Vera ile evlenir. İlginçtir Tania SSCB ajanı çıkarken, Vera’da NAzım’ı her hafta sonu eski eşini ziyaret (!) ederek boynuzluyordu. ( Che-Guevara:Jean Cormier, Can yay. Nazım Hikmet’in Son Yılları: Zekeriyya Sertel, Üsküp’ten Kosova’ya : Y.Bülent Bakiler )
Yeri gelmişken belirtelim, N. Hikmet o meşhur Kurtuluş savaşı Destanını, Atatürk övgüleri ( sarışın, mavi gözlü devli …şiirlerini) hapishanede, yağ çekmek için yazmıştı. Yoksa kendini içeri kimin tıktırdığını bilmiyo mu idi …!?

nasilbil345465436435437657

Yıl : 1988. Yer: 2000’e Doğru Dergisi… Yani Aydınlıkçıların merkez üssü.  Konu: Türk-Kürt kardeşliği. Olayın kahramanı: Nazım Hikmet
“Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, Türk idarecileri ve egemen çevreleri, Kürt hareketinin tanımağı vaat ettikleri millet ve insan haklarını tanımadı, hatta işi Kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkâra kadar götürdü. Bu devir, Türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması devrilir.” Nazım Hikmet Ran

Şimdilerde ‘barış sürecine’ adeta savaş açan Doğu Perinçek’in ‘Aydınlıkçı’ grubu Bundan 25 yıl önce çok farklı düşünüyordu. ‘Türk Solu’ için neredeyse mitolojik bir anlamı olan Nazım Hikmet’in Türk-Kürt kardeşliğine dair yazdığı mektubunu büyük bir iftiharla ve “Nazım Hikmet’in Bilinmeyen Mektubu” başlığı ile yayınlayan 2000’e Doğru Dergisi, Nazım Hikmet’in Kürt sorunu gibi hayati bir konuda susmuş olamayacağını, susmuş gibi görünmesinin asıl sebebinin de dergideki ifadeden aynen aktarırsak; “Nazım Hikmet’in de içersinde yer aldığı TKP ulusal sorunda Kemalizm’in etkisi altındaydı…” şeklinde nitelendiriyordu.

Nazım, Kürdolog Kamuran Bedirhan’a yazdığı mektupta dehşetli bir Kemalizm eleştirisi yapıyor ve rejimi, emperyalistlerle işbirliği içerisine girdiği iddiasıyla adeta yerden yere vuruyordu. 25 yıl önce bu dehşetli Kemalizm eleştirisini iftiharla sayfalarına yansıtan 2000’e Doğru Dergisinin Aydınlıkçıları, bugün kelimenin tam manasıyla Kemalist bir çizgiye oturmakla iftihar ediyorlar.

20130415151616_23295 20130415151841_86834 20130415151733_71634 20130415151656_13162

İşte o mektup:

“Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan tarihiyle, kültürüyle Kürt milletinin önemli bir çoğunluğu Anadolu’nun bir parçasında yaşar. Anadolu’nun öbür parçalarında ya-şayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet, bütün imparatorluklar gibi, halkların zindanı olan Osmanlı İmparatorluğu’nda, Türk ve Kürt derebeylerinin, Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine vurulmuşlardır. Osmanlı imparatorluğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet emperyalizme karşı tek bir cephe kurup çarpışmışlardır. Anadolu milli kurtuluş hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin en şerefli sayfalarından biridir. O dövüş yıllarının sonradan Türk idarecilerince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri “Vurun Kürt uşağı namus günüdür!” diye başlar. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonra, Türk idarecileri ve egemen çevreleri, Kürt hareketinin tanımağı vaat ettikleri millet ve insan haklarını tanımadı, hatta işi Kürt milletinin millet olarak varlığını bile inkâra kadar götürdü. Bu devir, Türk idarecilerinin ve egemen sınıflarının emperyalizmle uzlaşmaya başlaması devrilir. Bu inkârla bu uzlaşmanın aynı devirde baş göstermesi sadece bir rastlama değildir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’ni Orta ve Yakın Doğuda emperyalizmin kalelerinden biri haline getiren Türk politikacıları Kürt milletinin milli varlığını inkârda ısrar ediyor ve Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde öteki azınlıklara tanıdığı hakları bile Kürt milletine tanımıyor. Türk ve Kürt halklarının Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içinde dış ve iç politikada aynı emellere hasret çekmeleri bugünkü Türk idarecilerini korkutuyor. Her iki millet kardeş milli kültürlerini, milli ekonomilerini geliştirmek, toprağa, tarım araçlarına, hürriyete, demokratik haklara kavuşmak istiyor. Türk ve Kürt halkları Türkiye Cumhuriyeti’nin tarafsız bir dış politika gütmesini, emperyalizmin üssü olmaktan kurtulmasını özlüyor. Gerçek Türk yurtseverleri Kürt kardeşlerinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde milli haklarına kavuşmak için yaptığı kavgayı can ve gönülden nasıl destekliyorsa, gerçek Kürt yurtseverleri de Türk halkının demokrasi ve milli bağımsızlık için yaptığı kavgayı öylece destekliyor. Anadolu’da yaşayan Türklerle Kürtlerin arasına nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele vererek halkları daha kolayca ezmek istiyorlar. Kürt ve Türk halklarının bahtiyarlığa insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlere, şehir ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarını ve milli haklarını inkâr edenlere, halkları birbirine düşürüp sırtlarından rahatça geçinenlere, emperyalizmin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş savaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının elbirliğiyle kazanılır. Ancak böyle bir elbirliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insan haklarına kavuşabilir.”

alsanakomunizm-kullan-at4364576

6584568956894869

   :))

 

MAO:
Mao ekonomiyi güçlendirmek için “Büyük İleri Adım” hamlesini başlattı :Amaç dünyanın en büyük çelik ve buğday ihracatçısı ülke olmaktı… Hiç kimse daha önce çiftçilere tohumları basitçe 2-3 kat daha yakın ekip hasatlarını üçe katlayabileceğini söylememişti. Ama bu yeni teknik pratikte başarısız oldu: tohumlar birbirlerine karıştı ve birbirlerinin yeterli güneş ışığı ve toprak besini almasını engellediler. . Ama herkes MAO’dan korkuyordu ve sonuçta kimse ona fikrinin işe yaramaz olduğunu söyleyemedi.Sonuçta tarım bitti…Mao ayrıca çiftçilere evlerinin bahçesinde çelikleri eritmek için ocaklar kuracaklardı ve onlara üretim kotası verilecekti. Kotaları karşılamak için, cahil köylüler ne bulurlarsa eritmeye başladılar: menteşeler, kapı kolları, araçlar, çekiçler vs. Hepsi eritildi ve hükümete teslim edildi. Bu işe yaramaz çelik kamusal alanlarda, köprü ve baraj gibi, kullanıldı. Ve tabi, süpriz değil, bu kötü dizayn edilmiş yapıların çoğu yıkıldı veya terk edildi…Sonuç   :Kıtlık. “İnsanlık tarihindeki en kötü kıtlık”…Kimi uzmanlar ölü sayısını neredeyse 43 milyon olarak verir.1958 yılından başlayarak, 3 yıl boyunca, Çin’i tarım üretimi dibe indi. Bütün nüfus bundan etkilendi. Çin’de yaşayan herkes açlık çekiyordu. Ama en kötü etkilenenler dağlık Henan eyaletinde yaşayanlardı. 1959 yılında, buradaki çiftçiler üretim kotalarını karşılayamayınca, yerel hükümet çiftçilerin hasatlarını sakladığını söyledi ve onları “halk düşmanı” ilan etti. Bu bölgeye saklı buğdayları bulmaları için askerler yollandı…işkence yapıldı ve binlercesi öldürüldü. Askeri güçler kaçışları engellemek için tren istasyonlarını ve yolları gözetim altına aldı.1961 yılında Mao’nun artık pes etmekten başka seçeneği kalmamıştı. Gururunu bir kenara bıraktı ve uluslararası pazardan buğday satın aldı. Komün sistemini sona erdirdi ve kanıtlanmış tarım metodlarına döndü. Evlerin bahçelerinde kurulan çelik üretim sistemi son buldu. Politik anlamda, “Büyük İleri Adım” projesi Mao’nun korkunç bir kişisel yenilgisiydi.Ağustos 1966’da  ise Mao “Kültürel Devrimi” başlattı…11 milyon öğrenci Kızıl Muhafızlara katıldı …Mao’nun Savunma Bakanı öğrencilere görevlerinin geleneksel kültür ve felsefeye ait her izi yok etmek olduğunu söyledi.Tahmin edileceği gibi, Kızıl Muhafızlar işe öğretmenleri ve okul yöneticilerini öldürülerek başladı. Daha sonra Tibet tapınaklarını yıktılar. Yabancı diplomatlar linç edildi. Sırada sanatçılar, akademisyenler, ve diğer entelektüeller vardı. Ve ne zaman Mao eski bir yoldaşını lanetlese, Kızıl Muhafızlar o kişiyi öldürmeyi bir görev sayıyordu. Ve ne zaman işkence yapacak veya öldürecek düşmanları bitse, bu gruplar kendi aralarında sokak çatışmalarına başlıyordu.Baskı ve cinayet dalgaları üç seneden fazla sürdü. Milyonlarca insan öldürüldü ve ekonomi dibe vurdu. Kültür Devrimi, Mao’nun 1976 Parkinson hastalığından ölüşüne kadar son hızla devam etti.5 yıl sonra Çin Hükümeti Kültür Devrimi’nin aşırıya kaçan uygulamalarını kınayan bir bildiri yayınladı.“Bazı sorulara Cevaplar” adında bir bildiride aynen şöyle yazıyordu:“Kültür Devrimi’nin uygulanması sırasındaki hatanın en büyük sorumlusu yoldaş Mao Zedong’dur. Problemlerin doğru analizini yapmaktan çok uzak olmasının yanında, doğru ve yanlışı da karıştırdı. İşte onun trajedisi burada yatıyor.”Son özel doktorunun açıklamalarına göre O :” Ahlaksız,sübyancı,acımasız” bir zalimdi…!Kapitalizmin yeni kıblesi Çin’den son haber :Unisef’in son raporuna göre Çin’de maden ocaklarında her yıl ,ucuz işçi olarak çalıştırılan on binlerce çocuk zor şartlar  sonucu  hayatlarını kaybetmektedir…!

    (İ)kinci Adam :
TC’nin ilk solcularını hapislerde inim inim inleten, IMF’den ilk borç alan, Marshall planı gereği ABD yardımlarını kabul eden,yurdumuzda dağıtan, Nazım’ı  yıllarca hapis yatırtıp açlık  grevleri yaptırtan,dönemin solcularını ( Mesela 2 nisan 1948’de Sabahattin Ali’yi) derin devlete öldürten, Atatürk ölünce resimlerini devlet dairelerinden kaldırtan, paralardan resmini çıkartan ve kendi resimlerini astırıp paralara basan,Cumhuriyet gazetesini defaatlerce kapattıran,Refik Saydam’a :” Devlet teşkilatımız A’dan Z’ye kadar bozuktur.” dedirttiren bir mekanizma ile devleti yöneten, Atatürk ölmeden hemen önce  Atatürk’e ” daha bu ülke ne kadar sarhoş masalarından idare edilecek” sözü üzerine ” Unutma ki seni de bu makamlara bir sarhoş getirdi ” cevabını alan  ve sonunda başbakanlık koltuğundan Atatürk’ün emri ile el çektirilen,yerine Bayar getirilen, Atatürk’ün direktifi ile kendinden sonra başbakan olmasını istediği Celal Bayar’ın başbakanlığına , meclisi askeri birliklerce çevirtip,engel olan,  hileli seçimle kendini başbakan ilan ettiren, “tek parti döneminde kendini örneklerine sadece komünist ülkelerde ancak rastlanan bir mantık ile , 26 Aralıktaki CHP kurultayında “oy birliği ” ile  milli ve “ebedi şef”  ilan ettiren,1944 yılında :” 10 yıl içerisinde Türkiye’de  ilköğretim davasının çözüleceğini açık ve kesin olarak görebiliyoruz.” diyen,4 Aralık 1945 ,cumhuriyet Görüşler adlı dergiyi komünistlikle suçlarken Aynı gün Tan  Gazetesi izinli gösteri bile yapılamayan İstanbul’da , sahibi sertellerin önceden uyarmasına rağmen yakılır,yıkılır.Baş aktör     CHP il başkanı ve milletvekili Alaettin Tiritoğlu vardır. Bayar’a  göre  :hırslı , kinci, Atatürk’ü sevmeyen, davranışlarında samimi olmayan ve kendisinden sonra başkanlık koltuğuna oturduğu için Bayar’ı af etmeyen biri  olan …45 seçimlerinde hile yaptıran, dış politika kaygılarının ön planda rol oynadığına  tepeden inme demokrasi teşebbüsü sonunda hilesiz bir daha seçim kazanıp başa gelemeyen zat…Kim mi..nereden bilelim..!Ama O zatla  hiiiç bir ilgisi olmayan bir son haber:

CENAZESINDEN ÖNCE HEYKELINI KALDIRMIŞLAR
Ata’nın Dolmabahçe Sarayı’ndaki heykeli ölümünden sekiz gün sonra devlet tarafından söktürüldü.İNÖNÜ REİSİCUMHUR OLDU VE…Dolmabahçe Sarayı arşivinde yeni bulunan belgelere göre, Atatürk’ün cenazesi saraydaki katafalktayken, 18 Kasım 1938’de bir karar alındı. “Saray mimarı F. Akyal” imzalı belgede, heykelin palangalarla söktürülüp hamallarla bilinmeyen bir yere taşınması için izin isteniyor. Devlet işlem için 25 lira 80 kuruş ödedi.Dolmabahçe Sarayı’nın arşivinde yeni bulunan bir belge, Atatürk’ün saraydaki bir heykelinin devlet tarafından 1938’in 18 Kasım günü 25 lira 80 kuruş harcanarak palangalarla söktürüldüğünü ve hamallara taşıtılarak bilinmeyen bir yere gönderildiğini ortaya çıkardı. İşin tuhaf ve acı olan tarafı ise, bu işin İsmet İnönü’nün cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra ama Atatürk’ün cenazesi daha kaldırılmadan, sarayın muayede salonunda katafalkta durduğu ve yüz binlerce vatandaş tarafından gözyaşlarıyla ziyaret edildiği sırada yapılmış olmasıydı..Cumhurbaşkanlığı seçimleri Türkiye’de geçmişte de hep sıkıntılı olmuş ve seçim öncesinde ortam hep gerilmişti. Ama, Çankaya’nın yeni sahibinin belli olmasından sonra bazı kişiler ve çevreler “kral öldü, yaşasın kral” havasıyla yeni cumhurbaşkanının etrafında pervane gibi dönmeye ve eski devrin hatıralarını silmek için birbirleriyle yarış etmeye başlamışlardı. Bu yarış, ikinci cumhurbaşkanının seçiminden hemen sonra, yani Atatürk’ün Çankaya’sına İsmet İnönü’nün yerleşmesinden sonra da yaşanmış ve iş Atatürk’ün cenazesinin defnedilmesi bile beklenmeden, Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir heykelinin söktürülüp hamallara taşıtılarak ortadan kaldırılmasına kadar varmıştı. Atatürk’ün saraydaki heykelinin yok olması konusu, Dolmabahçe Sarayı’nın arşivinde yeni bulunan bir belge sayesinde ortaya çıktı. 10 Kasım 1938’de vefat eden Atatürk’ün cenazesi Dolmabahçe’nin muayede salonunda katafalkta durduğu sırada, belgeye göre yine aynı salonda bulunan bir heykelinin söktürülmesi konusunda bazı resmi yazışmalar yapıldı ve devlet 25 lira 80 kuruş harcayarak heykeli ortadan kaldırdı.HAMAL BİLE TUTMUŞLAR Bugüne kadar bilinmeyen bu heykel hadisesinin ayrıntıları, sarayın arşivinde yeni bulunan belgelere göre şöyleydi: Türkiye Cumhuriyeti Reisicumhuru Mustafa Kemal Atatürk, 1938’in 10 Kasım sabahı saat dokuzu beş geçe Dolmabahçe Sarayı’nda son nefesini verdi ve Ankara’da hemen ertesi gün toplanan Türkiye Büyük Millet Meclisi, cumhurbaşkanlığına İsmet İnönü’yü seçti. Ankara’da seçim yapıldığı sırada, Atatürk’ün tahnit edilen naaşı da Dolmabahçe Sarayı’nın muayede salonunda, yani sarayın Osmanlı padişahlarının katıldığı törenlerin yapıldığı en büyük salonunda katafalka kondu ve halk, Atatürk’ü bir hafta boyunca gözyaşları içerisinde ziyaret etti. Cenaze 19 Kasım sabahı Dolmabahçe’den alınarak Sarayburnu’na götürüldü, Zafer torpidosuna konarak açıkta bekleyen Yavuz zırhlısına nakledildi ve zırhlının İzmit’e taşıdığı cenaze, oradan trenle Ankara’ya götürüldü. Atatürk’ün tabutu 20 Kasım günü Meclis’in önünde katafalka kondu ve ertesi gün yabancı temsilcilerin de katıldığı çok büyük bir törenle Etnografya Müzesi’ndeki geçici kabrine yerleştirildi. Ama, cenaze daha Dolmabahçe Sarayı’nda katafalkta bulunduğu sırada, 18 Kasım günü bir başka iş daha yapılmış ve muayede salonuna bir sene önce önceden yerleştirilmiş olan Atatürk heykelinin, dışarıdan hamal getirtilerek kaldırılmasına karar verilmişti.YEDİ KURUŞLUK FATURA  İstanbul’da Topkapı Sarayı dışında kalan saraylar, Osmanlı Hanedanı’nın mensuplarının 1924’ün 3 Mart’ında Türkiye’den sınır dışı edilmesinden sonra Millet Meclisi’ne bağlanmıştı. Dolmabahçe Sarayı da bu karardan sonra teşkil edilen “Milli Saraylar Müdürlüğü” nün idaresindeydi. Milli Saraylar’ın tam adını bilmediğimiz ve sadece “F. Akyal” ismini ancak imzasından okuyabildiğimiz mimarı, 18 Kasım günü, Atatürk’ün cenazesi henüz katafalkta bulunduğu sırada Milli Saraylar Müdürlüğü’ne bir yazı yazdı ve muayede salonunda bulunan heykelin cerr-i eskal ile, yani bir tür vinç olan palangalarla kaldırılmasına izin verilmesini istedi. F. Akyal’ın yazısında, kaldırma maliyetinin 25 lira 80 kuruş olduğu ifade ediliyordu. Dolmabahçe Sarayı’nın arşivlerinde bulunan konuyla ilgili ikinci belge 22 Kasım 1938 tarihini taşıyor. Belge, Galata’da, kalafat yeri 52 numarada faaliyet gösteren ve pik, hurda demir ve maden ticareti yapan Sait Sapmaz tarafından çıkartılmış bir fatura… Sait Sapmaz, Milli Saraylar Direktörlüğü’ne gönderdiği faturada heykeli kaldırmak için yaptığı masrafları sıralıyor ve takım kirasına 10 lira harcadığını, “ameleye” yani işçilere 12 ve nakliyede kullanılan kamyona 3 lira verdiğini, işçileri getiren vasıtaya da 80 kuruş ödediğini yazıyor, Atatürk’ün heykelinin kaldırılması işinin 25 lira 80 kuruşa mal olduğunu ifade ediyor. Beş ve iki kuruşluk pulların da yapıştırılmış olduğu faturanın altında “Mustafa Alcan Ticarethanesi” nin kaşesi ile mimar “F. Akyal”ın masrafı tasdik için attığı imza da bulunuyor. Büyük Millet Meclisi’ne bağlı Milli Saraylar Müdürlüğü, Atatürk’ün saraydaki heykelini naaş henüz defnedilmeden, üstelik katafalkta bulunduğu ve yüz binlerce vatandaş tarafından gözyaşlarıyla ziyaret edildiği sırada ve işte bu şekilde ortadan kaldırmıştı.Sabah Gazetesi Yazarı Murat Bardakçı :28.01.2007

inonumbenimmm

T.D. :İlkokulu bile dışarıdan bitiren , aldığı  klasik dini eğitim ile  yüzyıllar önce   yazılan  eserlerden hareket ederek , günümüzde “ islam’ın  can çekiştiğini “ iddia eden, pozitif bilim , modern fizik, fen, tıp’tan habersiz, dinsizliğin yılmaz savunuculuğu  rolünü üstlenen , İSLAMA  SALDIRIRKEN KAYNAK GÖSTERDİĞİ KİTAPLARDAKİ  BAŞKA İDDİALARINA CEVAP OLDUĞUNU GÖRDÜĞÜ HALDE GÖRMEMEZLİKTEN GELEN  , modern bilimin varlığını her an ispat ettiği Tanrı inancını bir kova su ve bir süpürge ile halleden , kara cahil  ,HAM ATEİST , iftiracı , bildiğini gizleyip bilgi karaborsacılığı yapan biri
E.A. : Okuduğu toplam 5-10  dini eseri , İslam’la ilgili yazdığı tüm kitaplarda , alakalı – alakasız kaynak gösteren , oldukça cahilliği  kitaplarından taşan , subjektif  bir yazar.
İ.A. : Bir tıp profesörü  ne kadar iyi bir astronot olabilirse , kendi hukuk  profesörlüğü  diploması ile , dini eser yazma hakkında da  o kadar söz sahibi olabilecek olan , yazdığı eserde “ hadis “ alanındaki temel bilgilerden bile yoksun olduğu anlaşılan , kocaman (!) kitabında toplam 3-4 tartışmalı   hadis dışındaki tüm bölümleri zaten daha önceleri açıklanıp cevaplanmış olan , hadis ilminin “ h” harfini bilmeden hadis temelli  bir eser yazan biri.
KÜBA:“Sınır tanımayan gazeteciler örgütü( RSF) ki olcu gazetecilerin uluslar arası örgütüdür, Küba’da 30 gazetecinin bir yılda mahkum edildiğini açıklarlar! “Ülkemiz fahişeleri bizlere çok para kazandırıyor “ sözü ise hala belleklerdedir…Castro’nun…
Son Haber :Bağırsak ve mide kanaması geçirerek ameliyat olan 80’lik Küba lideri, başkanlık yetkilerini bir süreliğine 75 yaşındaki Savunma Bakanı kardeşiRaul’a verdi (Milliyet:02.07.06) YAHU  SOL PATISAHLIK MAKAMINA KARSI DEGIL MI…NE BU BOYLE BABADAN OGULA GECER GIBI…50 SENEDIR BI ADAM YETISTIREMEDI MI YERINE …BU KADAR MI BECERIKSIZDI…YOKSA ” DUSMANI VAR, GUVENDIGI AKRABASINA DEVRETTI, ” DERSEK PATİŞAHLAR AYNI ŞEYİ YAPINCA NEDEN KIZIYODUK…ADAM ANCAK OLECEKKEN  AYRILDI BAŞKANLIKTAN…!SAKIN KIMSE :” EMPERYALIZME KARSI YAPTIGI CIKISLARDAN DEM VURMASIN…O EMPERYALİZME KARŞI NE YAPTI 50 YILDIR ASIL ÜZERİNDE DURULMASI GEREKEN BU!!!
ALIN SİZE İRAN 30 YILDIR AMBARGO’DA 10 YILI SAVAŞLA GEÇTI VE ŞİMDİ ATOM BOMBASI YAPMAK ÜZERE , İNSANSIZ UÇAK YAPTI VE UZAYA MEKİK GÖNDERMEK ÜZERE, YAPTIĞI- SATIN ALDIĞI DEĞİL !- ŞAHAB FÜZELERİ DE CABASI…! – AMAÇ İRAN REKLAMI YAPMAK DEĞİL, KIYASLA HAYALI MAZERETLERDEN İNSANLARI ARINDIRMAK ! –

 

kuba-golfsahalari5

kuba-cep-komik43

 

Fidel’e destan cehalet bostan

NE zaman ki megaloman Küba diktatörü Fidel Kasto’ya sahte destan, yalancı efsane ve cahil methiye düzülür, işte o zaman da benim cinlerim başıma toplanır. Nevrim dönüverir.

En önce, burada biline ki Antil ülkesini kırk yılı aşkın bir süredir adım adım izliyorum.

Küba merakım henüz “cinnet yıllarım”a yelken açarken başladı. Binbir zorlukla Havana’dan İstanbul’a getirttiğim “Granma” ve “Tricontinental” dergilerini okur oldum.

Eh yaşım toy ve ahmaklığım diz boyu, Jean Paul Sartre’lerden Regis Debray’lere, “entelokrat” denilen ve züppelik üreten o “sol” aydınların “Kastromani”sine kapılmıştım.

Dolayısıyla, Karaip adasının çağdaş tarihini bir papağan gibi ve ezbere anlatabilirim.

* * *

ARTI, aynı “cinnet yıllarım”ı noktaladıktan sonra da ilgim nihayete ermedi.

Küba’yı bu defa da, Gümüşsuyu’ndan aşağı 6. Filo askeri kovalarken attığım “Ernesto’ya bin selám” sloganının romantizmine niçin kapıldığımı; dolayısıyla, nasıl bir naiflikten ötürü totalitarizm batağına saplandığımı kendi kendime açıklayabilmek için sorguladım.

Castro’nın kızıl diktatoryasını bir “vicdani hesaplaşma” unsuru olarak inceledim.

Ve, işkembe-i kübradan atmadığı vurgulamak için şunu da ekleyeyim ki, gittim de!

* * *

GİTTİM ki, ayıp tercümesini size bırakıyorum, gümrükten çıkıldığı an “kamon senyor, tüventi dolar, gud cob” diye üşüşen küçük kızcağızlardan kendimi kurtardığımda, “sosyalist cennet” ne kelime, “sosyalist kerhane”ye geldiğim kafama tamamen dank etti.

Sonra, turistik yerler hariç tek ampul yanmayan semtlerden geçerek otele vardığımda, ertesi sabah, korumalara rüşvet vererek çöp artığı karıştıran sonsuz yoksul insanları seyrettim.

Yalanım varsa çocuklarımı görmek nasip olmasın, Çin ve Mısır hariç, gezdiğim tüm ülkeler arasında uçurumun ve eşitsizliğinin Küba kadar göz çıkarttığı başka yere rastlamadım.

Dehşet ayrıcalıkla donanmış ve militarist oligarşiyle bütünleşmiş çok azınlık bir “kızıl burjuvazi”; onun denetlediği fahişelikle “turist tırtıklayan” ve “orta halli” olmaya çalışan gayet cüzi bir şehirli kesim; ve nihayet, sefalet içinde yaşan sonsuz geniş kitleler!

İşte Fidel Castro’nun Küba’sı budur ve gerisi koca, koskoca bir yalan ve efsanedir!

* * *

EFSANE dedim de aklıma geldi. Georges Dumezil’in “Efsane ve Destan” başyapıtı bir; Roland Barthes’in “Modern Mitologyalar” denemesi de iki, bunları iyicene özümsemiş insan Castro’nun sahte efsanesini öylesine rahatlıkla yerle bir eder ki! Soyup soğana çevirir.

Zira, her efsane gibi “Sakallı”nın bütün yalanları da “sembolizm” üzerine kuruludur.

Örneğin, Fidel Efendi en baştan beri, kendinden önceki diktatör Fulgencio Batista iktidarında sosyal eşitsizliğin hüküm sürdüğünü “simgesel propaganda”ya dönüştürmüştür.

Peki de, tam “Devrim” arifesindeki 1958 yılında Küba’nın en zengin ve en okur-yazar ikinci Latin ülke olduğunu; televizyonda ilk sırayı aldığını; aynı yıl 40 milyonluk Türkiye’de 100 bin otomobil varsa, bunun 7 milyonluk Antil devletinde 220 bin olduğunu kaç kişi bilir?

Kim yukarıdaki “mitolojik” propagandanın cilásını kazımak zahmetine katlanmıştır?

Kim “kızıl semboller efsanesi”nin rengini zımparalayıp, yarım asırlık “komünist eşitsizlik”le, ondan önceki “sermayedar eşitsizlik” arasında ciddi bir kıyaslama yapmıştır?

Kim “kapitalist kerhane” dönemindeki hayat düzeyinin ve gelir dağılımının şimdiki “sosyalist kerhane” işletmesinden fersah fersah ileride ve “eşitçi” olduğunu incelemiştir?

Yani, kim o Batista yıllarında kişi başına GSMH’nin Portekiz’i aştığını öğrenmiştir?

* * *

HİÇ şüphesiz ki, Büyük Kemal Atatürk’le totaliter başıbozuk Che Guevara’nın resmini yanyana koymak gafletiyle avunan o hazin ve o cahil “ulusalcı” taife değil!

Dolayısıyla, Allah bizi “Fidel efsanesi” yutturan “cehalet destanları”ndan korusun

1 Nisan 2008 Hadi ULUENGİN HÜRRİYET

 

papa-castro6  ANLAYANA

34526

kuba-fidel_che5

865859597896

75686897695

 

komunizm krallık

canimkomunistleriste-yuh4hurriyet-komunistler-kralcimi

 

 

CUMHURİYET GAZETESİ :
Nazi Almanya’sının yükseldiği dönemde Cumhuriyet gazetesinin nazi taraftarı yazıları yüzünden 3 aylığına kapandığını biliyor mu idiniz..Cumhuriyet’in 1940 yılı 26 temmuz,30 temmuz,31 temmuz,27 haziran 1941 tarihli sayılarına bakan dlillerini bol bol görür!…7-8 mart ve 13 nisan 1947 cumhuriyet ise sol karşıtıdır: ” Ankara gençliğinin kızıl probagandayı protestosu haber yapılır…3 nisan 1948 tarihli Cumhuriyet :”Komunistlerin tasfiyesi için özel bir kanun isteriz” …Ya şimdinin sol kalesi bu gazetenin sahibi Nadir Nadi’nin anılarındaki şu cümlelere ne demeli: 1939 yazında Rus rejımı faşizmden daha totaliter bir niteliğe bürünmüştü…Batının değer ölçülerini benimsemeden nasıl batılı olabilirdik ?Bir savcı temsil ettiği zihniyeti gizlemiyordu :Her milletin kendine özgü bir ahlak anlayışı vardır.Fransa da suç olmayan bir sanat eseri Türkiye’de ahlaka aykırı bulunabilirdi.Atatürk devrimlerini bir kalemde toptan yıkabilecek feci bir zihniyetti bu…-Kültürler arası farklılıgı reddedip tamamen izolasyon, erime taraftarı bir zihniyet!Acaba hangisi tehlikeli!-Edinburg’un yaşlı belediye başkanı bizden kendi halk türkülerimize ve oyunlarımıza dair örnekler vermemizi istemişti.Bilmiyoruz dedik.- bu yazar “Dostum Mozart ” diye eser vecektir zamanla…Kendi kültürüne yabancı , yabancı kültürün emrine amade ! Ya AB için e düşünüyor sizce bu gazete sahibi :11 Eylül tarihli Cumhuriyette Nadir Nadi’nin yazısından alıntı : ” Bugün Avrupalılık denince , din birliğinden bahsetmeyi artık gülünç buluyoruz…1949 yılında AB konseyi kuruldu.Çok istiyorduk bizde bu kurulda yer edinmeyi…Avrupalı değil mi idik..latin harflerini kullanıyorduk..laiktik..cumhuriyetçi idik…O zamanki Times gazetesi, başyazısı :”Avrupalılık fikri her şeyden önce bir kültür birliğine , hiç değilse bir kültür yakınlığına dayanıyor…” diyerek daha o ilk andan itibaren bu teşebbüsü yadırgarken ve bu zihniyet günümüzde artık iyice gün yüzüne çıkmışken, aydınımızın kafa yapısı ve bakış açısındaki at gözülük farkedilebiliyor mu bilemiyoruz !Anılarına devam : “Mareşal Fevzi çakmak’ın Cenazesi :Cenaze bir top arabasına konacak, herkes program gereğince sırasını alacak, bando ölüm marşını çalarken, alay ağır adımlarla harekete geçecekti.Fakat Tekbir sesleri ile kendinden geçen çogunluk, program morogram dinlemiyordu…Mareşali sevgili askerleri değil, başı bozuk bir kalabalık uğurladı…” – Görüyorsunuzn di mi “resmi ” programı sevgili ilan etti,halkın sevgi selini ise başı bozukluk !- Ya peki Nadir Nadi’nin 1950 seçimlerinde Demokrat Parti listesinden Bağımsız Muğla Milletvekili seçilince gazetesinin de dolayısıyla DP’li olduğunu biliyor muydunuz !? Listeye bakar mısınız…Kemalist, Nazist, Sosyalist, şimdi ise Ulusalist…:) Sırada ne var !? DOYA DOYA YÜZÜNE TÜKÜRSÜNLER
Türkçenin büyük şairi Nâzım Hikmet, görüşleri nedeniyle bir zamanlar büyük nefret tertiplerinin hedefi olmuştu. 1951 yılında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan fotoğrafının altına ‘Resmini teksir ettirip dağıt ki millet doya doya yüzüne tükürsün’ diye yazılmıştı ( Radikal :07/01/2007)

kapak1d

35133

1939 yılında kutlanan Hitler’in doğum günü partisine Cumhuriyet gazetesinin sahibi Yunus Nadi de katılmış
Habere göre, Cumhuriyet Gazetesi 21 Nisan 1939 tarihli nüshasında fotoğraf da kullanarak Hitler’in doğum gününün bayram havasında kutlandığını yazmış. ‘Hitler’in 50’nci yıldönümü-Alman milleti, Führer şerefine bayram yapıyor’ manşetiyle çıkan gazetenin alt tarafında ise ‘Alman devlet reisi Türk heyetini kabul etti’ başlıklı haber yer alıyor…Hitler’in gelen heyetler onuruna Hariciye Nezareti’nde verdiği beş çayı gazetede detaylarıyla anlatılmış. Cumhuriyet’in söz konusu haberinde, öğleden sonra saat 17.00’de Hariciye Nezareti onuruna mükellef bir çay ziyafeti verildiği, çaya 23 devletin murahhaslarının katıldığı belirtiliyor. 23 Nisan 2007

hitler-yetmedi-cumhuriyet-resim216792_1

 ÇAMURİYET

cumhuriyet_170813-demokrasimi

AKLI VE VİCDANI OLAN HERKES, ARTIK DEMOKRASİNİN BİR PALAVRA OLDUĞUNU BİLİYOR.  O MÜSLÜMANLARDA, ARTIK UYANDIK, BİR OLMALIYIZ; HALİFE ETRAFINDA BİRLİKTE OLMALIYIZ DİYOR. ÇAĞRISI TABİİ “MÜSLÜMAN” OLANA!

 Mihri Belli

hikmetsizduzyazici46

 

Yılmaz Güney

yilmaz_guneyyy345

 

posta_210115

Güney’in karı kavgası yüzünden pavyonda öldürdüğü Yumurtalık Hakimi Sefa Mutlu yüzünden 19 sene hapis cezası almıştır. Eşi Fatoş Güney olayuı anlatırken eşinin hümanist olduğunu ve hakimi de ” bir sandalye alıp Yılmaz’ın koluna indirdi. Ertesi gün Yılmaz’ın kolu mosmordu.” diyerek suçlamıştır. Vah vah…! “Ertesi gün” birinin kolu mosmor diğeri ise ölü! Suçlu ise ölü olan. Katil mi, ‘Hümanist!’ ( t24.com.tr: 25.11.2010 )

                                                      Hayatı film olan katil:

 Güney’in hayatı film olacakmış. (…) Yılmaz Güney kadın döven, entelektüel yönü zayıf, maço bir adam aslında. İlk eşi Nebahat Çehre’yi dayaktan geçiren, Çehre’nin kaçıp kurtulduğu adam. Hapisten kaçıp yurtdışına gitmesinin ise fikirle mikirle alakası yok. Adam katil. Bayağı katil. İçki masasında Yumurtalık Hakimi’ni vurmuş. Siyasi yön falan yok olayda. Adi bir katil. Sonra hapisten kaçıp yurtdışında tutunmak için kendine siyasi bir hava yaratmış. Senaryoyu yazan İnci Aral, röportajda bu cinayetten söz etmiyor. Üzerinden ‘‘Yumurtalık Olayı!’’ diye geçiyor. Yumurtalık olayı denen mesele, Yılmaz Güney’in basit bir katil olduğunu ortaya çıkaracağı için atlanıyor. Fatih Altaylı (25 Ocak 2000, Hürriyet)

  Güney lumpen miydi? Marksist terminolojiyi hatmetmiş değilim, ama sanırım evet. Kökenleri, eğitimi ve yaşam serüveni onu kaçınılmaz olarak lumpen yapmıştı. Bu bir suç mu? Güney katil miydi? Orada değildim, ama büyük bir olasılıkla evet. Ama bu cinayet zaten onun lumpenliğinin ve kamudaki imajının kaçınılmaz sonucuydu. Atilla Dorsay (27 Ocak 2000, Sabah)

 Güney sadece bir lumpendi. Yaşam ideolojisi de yaratsa yaratsa ancak lumpen sosyalistler yaratabilirdi, zaten öyle de oldu. Sol düşüncede bir zamanlar (ben de dahilim buna) ARKADAŞ filmi, bence film tarihinde insani ilişkiler hakkında en acımasız, en tehlikeli ve en yanlış mesajları veren filmdi. Emeğiyle para kazanan orta sınıf insanlarına karşı kin yaratan, silaha tapan, kişilere uzaktan haince bakan insanları Türkiye’nin geleceğinin sahipleri olarak sunan bu film, normal bir ülkede bence sosyalizmin yüz karası olurdu. Serdar Turgut (26 Ocak 2000, Hürriyet)

 Yılmaz Güney bir cinayet sanığı! Donanımı da oldukça şüpheli bir kişi. Cüneyt Ülsever (27 Ocak 2000, Hürriyet)

 Yılmaz Güney belki yetenekli ama eğitimsiz, tipik bir ‘‘lumpen sinemacıydı’’. (…) Yılmaz Güney de kadın döven, adam öldüren, kumarhane işleten, tipik bir maçoydu, Beyoğlu’nun yan sokaklarının bir unsuru… ‘‘Siyasi baskılardan’’ falan değil hapishaneden kaçıp Fransa’ya gitmişti, suçu da politik falan değil, düpedüz adam öldürmekti, cinayet işlemekti yani. Yılmaz PKK yanlısıydı. Apo ne kadar devrimciyse, Yılmaz da o kadar devrimcidir. Engin Ardıç (27 Ocak 2000, Star)

 

kendilerindenoluncakatilvesadistniledegerli36

katilyilmazguney5634

SOLCU YA! KATİL DE OLSA SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIKTIR!

dundarkilic-yilmazguney5

ÜNLÜ  MAFYA  LİDERİ DÜNDAR KILIÇ VE ONUN KUMARHANESİNDEN ÇIKMAYAN,
FİLMLERİNE ESİN KAYNAĞI YAPAN YILMAZ GÜNEY

28nisan1970saklambac
Her küfüre silahı konuşturmak (!) serbest solcu olunca… (28 Nisan 1970, Saklambaç)

16ocak1975hurriyet
16 Ocak 1975, Hürriyet

 

ÇYDD-ADD : HEP AYNI İSİMLER: ŞENER ERUYGUR-NUR SERTEL-TÜRKAN SAYLAN – ORTAK ÖZELLİK :” MİSYONERLİK !”

1-ERUYGUR AB FONU KULLANDI ADD KARIŞTI
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Başkanı Şener Eruygur ile Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Nur Serter’in ulusalcı kesimin sert eleştirilerine hedef olan Avrupa Birliği (AB) fonlarından yararlanması ortalığı karıştırdı. ADD Isparta Şube Başkanı Mahmut Özyürek, Eruygur ile Prof. Serter’i, yöneticisi oldukları Çağdaş Eğitim Vakfı’nın (ÇEV) üç proje için AB’den 700 bin euro para almasına onay vermelerini eleştirdi….Muhalefetin sert eleştirileri karşısında karar alamaz hale gelen yönetim, olağanüstü genel kurul kararı aldı.Serter şunları söyledi: … ÇEV çok olumlu işler yapmış bir vakıftır. ( Zaman:03.04.2006 )
2-PROTESTAN MİSYONERLERİ ( SEV-ÇEV-ÇYDD ):
SEV, Sağlık ve Eğitim Vakfı : Projenin Adı: İşten Eve Sağlık: Genç İşçiler ve Eşleri İçin Cinsel Sağlık Eğitim ve Bilgilendirme Merkezi .Tarih: 03.04.2006 . AB’den Aldığı Para: 191.000 Avro . Açıklama:2005 yılının başında, Üsküdar Gazetesi sahibi Adnan Odabaş, gazetesinde, ‘Bağlarbaşı’nda Misyoner Okulu’ ve ‘Başbakan’a Misyoner Komşu’ başlıklı iki haber yazdı. Adnan Odabaş, bu haberlerinde şu bilgileri veriyordu: SEV (Sağlık ve Eğitim Vakfı) ile Prof. Dr. Türkan Saylan’ın başkanlığını yaptığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYD) işbirliği içindedirler.SEV, Dünya Kiliseler Birliği’ne bağlı Amerikan Board ile ilişkilidir, aynı binada çalışmaktadırlar. Amerikan Board’un bünyesinde bulunan Protestan Kilisesi, 1830 yılından beri Türkiye’de faaliyet göstermekte ve emrindeki Bible House (İncil Evi) Şirketi ile misyonerlik faaliyeti yürütmektedir. SEV, Türkiye’de Protestan misyonerliği yapmaktadır.Adnan Odabaş’ın Üsküdar Gazetesi’nde çıkan bu haberleri üzerine SEV mahkemeye başvurdu ve Üsküdar 4. Hukuk Mahkemesi’nde dava açarak Adnan Odabaş’tan 30 milyar TL. manevi tazminat talep etti. Mahkeme, MİT (Milli İstihbarat Teşkilatı)’den bilgi istedi. Olaylar şöyle gelişti: 2 Mayıs 2005 tarihinde MİT, mahkemeye gönderdiği yanıtta, Amerikan Board’un İncil Evi (Bible House) Şirketi aracılığıyla Türkiye’de Protestanlığın yayılması için uğraş verdiğini doğruladı. MİT, Mahkemeye gönderdiği raporunda; Üsküdar SEV İlköğretim Okulu, Üsküdar Amerikan Lisesi, İzmir Amerikan Lisesi, İzmir SEV İlköğretim Okulu, Tarsus Amerikan Lisesi, Tarsus SEV İlköğretim Okulu ve Gaziantep Amerikan Hastanesi’nin Amerikan Board ile bağlantılı olarak çalıştığını da bildirdi. MİT’in Mahkemeye gönderdiği raporda, son yıllarda mülk edinmeyen Amerikan Board Heyeti’nin tasarrufu altındaki mülklerini de SEV’e devrettiği ve faaliyetlerini SEV aracılığıyla yürüttüğü bilgisi de yer almaktaydı. MİT’ten gelen bilgileri değerlendiren Üsküdar 4. Asliye Hukuk Mahkemesi, 12 Aralık 2005 tarihinde verdiği kararda, SEV’in 30 milyar TL. tazminat talebini reddetti. Mahkeme kararını değerlendiren Üsküdar Gazetesi sahibi Adnan Odabaş şunları söyledi:“Gazetemizde yer alan haberlerin hepsi MİT raporuna ve Tapu Kadastro Müdürlüğü’nden aldığımız belgelere dayanmaktaydı. SEV, bunların yalan olduğunu iddia ediyordu. Haklılığımız mahkeme kararıyla ortaya çıktı.”Adnan Odabaş, SEV’in, Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV) ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) ile ilişkisi olduğunu da anlattı ve şu çarpıcı açıklamayı yaptı:“Bunlar hep birlikte çalışıyor. Bunlar 20 Nisan 2001 tarihli MİT Raporunda sabittir.”  Adnan Odabaş’ın Nisan 2005’de bir kitabı çıktı: ‘Dikkat Misyoner Geliyor’. Bu kitapta şu bilgiler yer almaktaydı:
1. Yaşar Yaşer’in başkanlığını yaptığı SEV (Sağlık ve Eğitim Vakfı) ile eşi Gülseven Yaşer’in başkanlığını yaptığı ÇEV (Çağdaş Eğitim Vakfı), birlikte çalışmaktadırlar.
2. Başkanlığını Gülseven Yaşer’in yaptığı ÇEV, deprem bölgesinde eğitim ve öğretim evi projesi hazırlayarak Amerikan Board’dan parasal yardım talebinde bulunmuştur.
3. Başkanlığını Prof. Dr. Türkan Saylan’ın yaptığı ÇYDD, Atatürk ilke ve inkılaplarını kalkan olarak kullanıp, birçok kişi ve kuruluştan yardım adı altında para toplamış, ilgili bakanlıklardan izin almaksızın yurt dışından parasal yardım almıştır. ÇYDD başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan, Hıristiyan kökenlidir.
Şimdi, buraya kadar anlatılanları kısaca özetleyelim:
SEV, Türkiye’de Hıristiyan Protestan misyonerliği yapmaktadır.ÇYDD, SEV ile birlikte çalışmaktadır.ÇEV de SEV ile birlikte çalışmaktadır. SEV ile birlikte Türkiye’de Hıristiyan Protestan misyonerliği yapan ÇEV, aynı zamanda bir deprem projesi için de Amerikan Board’dan para yardımı istemiştir. ÇEV’in para yardımı istediği Amerikan Board, Dünya Kiliseler Birliği’ne bağlıdır. Amerikan Board’un bünyesinde bulunan Protestan Kilisesi, 1830 yılından beri Türkiye’de faaliyet göstermektedir ve emrindeki İncil Evi (Bible House) Şirketi aracılığıyla misyonerlik faaliyeti yürütmektedir.
Şimdi, bir de ÇEV (Çağdaş Eğitim Vakfı)’nın Yönetim Kuruluna bir göz atalım: ÇEV, Çağdaş Eğitim Vakfı Yönetim Kurulu:Yönetim Kurulu Başkanı: Gülseven Yaşer  2. Başkan: (E) Org. Şener Eruygur – Yönetim Kurulu Üyeleri: Prof. Dr. Nur Serter, Prof. Dr. Necla Ara, Pınar Tünenç, (E) Tuğgeneral İdris Koralp, Yusuf Güsar, Leyla Pekcan.
20 Nisan 2001 tarihli MİT raporunda Protestan Misyonerliği yaptığı kesinleşmiş Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV)’in 2. Başkanı (E) Org. Şener Eruygur, 25 Haziran 2006 tarihinden beri Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)’nin Genel Başkanıdır! 20 Nisan 2001 tarihli MİT raporunda Protestan Misyonerliği yaptığı kesinleşmiş Çağdaş Eğitim Vakfı (ÇEV)’in Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Dr. Nur Serter, 25 Haziran 2006 tarihinden beri Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD)’nin Genel Başkan Yardımcısıdır! ( Yılmaz Dikbaş ,Araştırmacı-Yazar ,27 Eylül 2006)
3-ÇAĞDAŞ YAŞAMI DESTEKLEME DERNEĞI (ÇYDD) GENEL BAŞKANI TÜRKAN SAYLAN, TÜRKLERI BARBARLIKLA SUÇLADI.

Teknik Üniversitesi Maçka Yerleşkesi’nde ‘Türkiye’mizin çağdaşlaşma sürecinde laiklik’ konulu toplantıda konuşan Saylan, Türk milletinin tarih boyunca hep yakıp yıktığını öne sürdü…”Biz Türkler hep akın etmişiz; yakıp yıkmışız, başkalarının yaptıklarını yakıp yıkmışız.Şimdi kendi yaptıklarımızı yıkıyoruz. Nedir bu alışkanlık…” Çocukların namaz kılmasını değil, bale yapmasını istediklerini dile getiren Saylan, şunları söyledi: “Türkiye’nin bölünmesine, ırkçılığa yönelmesine, binlerce yıl öncesinin Arap ve İran âdetlerinin gelmesine karşıyız. Çocuklarımızın sıra üstünde namaz kılmasını değil bale yapmasını istiyoruz. İnancın insanların iç dünyasında saklı olmasını istiyoruz.”Konuşmasında Gençlik Korosu’nu yöneten müzisyenin isminin Muhammed olmasından yakınan Saylan, “Gençlik Orkestrası’nı yaratan ve yöneten arkadaşımızın ismi Muhammed. Düşünebiliyor musunuz buradaki ironiyi?” yorumunu yaptı.( Zaman :12.04.2007)
4-‘Cumhuriyet Mitingi’ni organize eden Atatürkçü Düşünce Derneği’nin (ADD) Başkan Yardımcısı Prof. Dr. Nur Serter’in, Hazreti İsa’nın ruhuyla veya bizzat kendisiyle temas ettiklerine inanan bir tarikatın üyesi olduğu iddia edildi.Nur Serter’in Hıristiyan bir tarikata üye olduğu iddiasını Sabah Gazetesi yazarı Murat Bardakçı dün köşe yazısında dile getirdi. ‘Hazreti İsa’dan sonra sıra Tandoğan’da mı?’ başlığı ile gündeme gelen yazıda Bardakçı şöyle dedi: “İstanbul’da, 1970’li ve 80’li senelerde Sevgi Birliği isimli bir grup vardı. Grup parapsikoloji ile yani hipnotizma, manyetizma, ruh çağırma ve bedensiz varlıklarla temas etme gibisinden işlerle uğraşırdı. Başlarında Refet Kayserilioğlu adında bundan birkaç sene önce vefat eden röntgen mütehassısı bir doktor bulunuyordu. Mürit sayısı yüksekti ve müritler o yılların İstanbul’unun kalbur üstü isimleriydi. Dr. Refet Kayserilioğlu ‘Beyti Dost’ isimli bir ‘ruh’ ile temas ettiklerini söyler, adı bir cins kebabı çağrıştıran Beyti Dost’tan medyum vasıtasıyla aldığı tebliğleri grup üyeleriyle paylaşır ve bunlarla ilgili kitaplar yayınlardı.” O tarihlerde grubun bazı toplantılarına da katıldığını söyleyen Murat Bardakçı, grubun lideri ile röportaj yaptığını ve Refet Kayserilioğlu’nun Hazreti İsa’nın ruhunu taşıdığı, ‘Beyti Dost’un da aslında Hazreti İsa olduğu ve talimatlarını Refet Bey vasıtasıyla yazdırdığı iddialarını reddetmediğini yazdı. Kayserilioğlu’nun ‘Sevgi Dünyası’ adında aylık bir dergi çıkardığını ve bu derginin yazarlarından birinin Nur Serter olduğunu ifade eden Murat Bardakçı, Serter’in ruhçu Sevgi Dünyası dergisinde bilgelik, kehanet ve Nostradamus bahislerinde yazılarının çıktığını anlattı.Sevgi Dünyası dergisi yetkililerinden Rauf Yektay ise 1970’li yıllarda dergilerinde yazı yazan kişinin İstanbul Üniversitesi eski rektör yardımcısı ve ADD Başkan Yardımcısı Nur Serter olduğunu doğruladı.(17 Nisan 2007)

5- Prof.Arat bilim hırsızı: Çağlayan’daki Cumhuriyet Mitingi’yle herkesin tanıdığı bir isim olan Sivil Toplum Kuruluşları Birliği (STKB) Başkanı Prof. Dr. Necla Arat, bilim hırsızı çıktı.1981’de üç ayrı İngilizce kitaptan aşırdığı bilgilerle hazırladığı kitapla profesör olmayı planlayan Necla Arat’ın, 218 sayfalık kitabının 200 sayfasının tamamen intihal (aşırma) olduğu ortaya çıktı. Kitabı değerlendiren kurulun hazırladığı raporu inceleyen bilim jürisi de, etik üzerine çalışmalarıyla bilinen Arat’ı 6 ay üniversiteden uzaklaştırdı. Üniversiteden 6 ay uzaklaştırma cezası alan Arat, intihal nedeniyle 1981’de kavuşamadığı profesörlük unvanını 1988’de almayı başardı. Konuyla ilgili soruları yanıtlayan Necla Arat ise, 20 yıldır bu konu hakkında kendisine defalarca iddia yöneltildiğini ifade ederek, “Bununla ilgili yazılanlar benim için önemli değil” dedi. İntihal iddialarıyla ilgili elinde Danıştay kararları bulunduğunu anlatan Arat, kararların ne yönde olduğuna ilişkin bilgi vermekten kaçındı. ( Bugün:05 Mayıs 2007 )

tesmu4

 

 

TÜM SOLCU ARKADAŞLARA  BİRKAÇ SORUM VAR
1)…Solcular neden ‘‘gelir dağılımı’’ vurgularını unuttular, anlamıyorum. Onların önerileri -sakın bana devletleştirme demeyin- nelerdir, bilmiyorum.
2) Küresel dünya bilişim-teknolojisini öne çıkardı. Solcu arkadaşlar hálá neden ‘‘emeğin kol gücüne dayanan analizler’’ yaparlar, yine anlamam.Tamam, küresel dünyaya karşılar ama karşıt politikaları nelerdir, en azından ben bilmiyorum.
3) Solcuların tarım politikalarının -sakın destekleme alımları demeyin- ne olduğu da belli değil.
4) Herkese bedava eğitim, fakir olanın zengin olanın eğitimini finanse etmesi sonucunu verdiğine göre, solcuların eğitim politikaları nelerdir?
5) Rusya’nın  , Çekoslovakya’yı  işgali ,  anti emperyalizmin şampiyonu ilan edilen yine bu Sovyet rusyanın  emperyalist nazi almanyası ile zamanında anlaşmaya yapma, Komünist Çin’in işçi hakları olmaksızın tüm dünya’daki emperyalist kapital semayedarlarının yeni merkezi olmasını, nasıl karşılıyorsunuz acaba…Dünya’nın öbür ucundaki Afganistan,Irak,Sonra Suriye..vs işgal yapma çalışmaları günümüzde canlı canlı yaşanırken, Küba gibi yanı başındaki çıbana (!) neden dokunmaz hiç düşündünüz mü acaba…Liste uzun …bunlar tadımlık sadece, anlayana babından !

Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: